
İdris Özyol-
Eve varıyorum, Kerem’in iki gözü iki çeşme.
“Ne oldu oğlum?”
“Dewey öldü, baba!”
“Dewey, kim?”
“Kedi!”
Gerisini anlatamıyor ağlamaktan. Annesi giriyor araya: “Okuduğu kitap vardı ya!” Hatırlıyorum okuduğu kitabı. Eski yoldaşım Oktay’ın Antalya’ya geldiği günlerden birinde bize hediye olarak bıraktığı bir kitap. Vicki Myron’ın çok satan romanı. Bir kediyi anlattığını biliyorum. Küçük bir Amerikan kasabasındaki kütüphanede birden bire ortaya çıkan küçük kedi ve onun etkilediği hayatlar. Okumadım, ama öyküsünü biliyorum. Bir haftadır Kerem’in elindeydi kitap. Onu okurken uyuyakalıyordu. Dün gece bitirmiş nihayet. Bitirmiş, ama zırıl zırıl ağlıyor. Meğer romanın sonunda Dewey ölüyormuş. Hikaye gerçek. Gerçek olduğu için daha çarpıcı. Bir çocuğu ruh dünyasında başka karşılıklar buluyor. Ağlaya, ağlaya bana sarılıyor, birlikte uyuyoruz mecburen…
Niye hatırladım şimdi?
“Eyvah” diyorum içimden, “Bu çocuk için hayat zor geçecek”! Kırk küsur yaşındayım ve savrula, savrula yürüdüm hayatta. Duygularımla hareket ettim hep. Hayatın mantığına ters şeyler yaptım. Kırk küsur yaşındayım ve hâlâ savruluyorum. Ve hâlâ doğru bulmadığım şeylere uzak, kalbime seslenene de gönül vererek yaşıyorum. “Eyvah, bu çocuk bana çekti”. Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü gün, saatlerce ağlamıştım evde. İlhan Berk öldüğünde, kocaman bir kaya kopmuştu içimde. Aykırı bir şeye meyletsem, ölü yoldaşlarım gelir aklıma, “Bunu yapma İdris” derim, “Nedim’in hatırasına ayıp”. Ya da Hamiyet’in… Ya da Mustafa’nın… Başka bir çağda doğmalıymışız belki de. Bu hayat bize uygun değil. Ve ben, niye ölüleri hatırladım şimdi, bilmiyorum…
Bu ülke onları ağlatacak
“Dewey öldü, baba”! Görmediğimiz, tanımadığımız, tüylerini okşamadığımız bir kedi. Kerem’in ağladığı, o kedinin insanların hayatında edindiği yer, yaptığı etki. Bir çocuk, 11 yaşında bir çocuk, uzak bir kediye, bir roman kahramanına ağlıyorsa, demek ki hâlâ umut var bu hayatta. Demek ki hâlâ insanız. Demek ki bizden sonra gelenler de yüreklerinin sıcağını hayatın detaylarına yayacaklar. Demek ki acı çekecekler, demek ki kırılacaklar, demek ki ağlayacaklar. Bu ülke onları ağlatacak. Ve hatta birileri daha da zorlaştıracak hayatı. Hayatın yasaları, eşyanın tabiatı, insanın kötülüğü devam edecek demek ki. Ah benim oğlum, ah benim bebeğim, bizimle birlikte sen de yaşıyorsun kötülükleri. Babanın askere gönderilişini, annenin işten atılışını acaba nasıl yaşadın? Ne izler bıraktı kim bilir senin ruhunda? Keşke bunları engelleyebilseydim, keşke geniş ve müreffeh bir hayat sunabilseydim sana. Üzgünüm benim içli oğlum, üzgünüm Kerem’im!
Dostun attığı bir gül…
Biz ‘an’ı yaşadık ve o ‘an’ın içinde geleceği bulmaya çalıştık. “Somut durumun somut tahlili” diye bir şey ömrümüz boyunca zihnimizde durdu. Arkadaşlarımız bellidir, dostlarımız ve dahi düşmanlarımız. Lakin düşmanın attığı taştan daha fazla yaraladı bizi dostun gülü. Bütün düşmanlarımı alt ettim de, dostum olması gerekenlerin ağır sözlerini hazmedemedim oğlum. Sindiremedim bu küçük hesapları, bu üç günlük mevzuları. Sen benim gibi olmazsın, yürürsün kendi yolunda, ayaklarının üzerinde durursun, başka bir işin, başka bir dünyan olur diye düşünüyordum Sen de ‘içli’ çıktın be oğlum, sen de ‘hisli’ çıktın. Sen de bir romandaki kediye ağlayacak kadar tuhaf çıktın. Ah benim oğlum, ah benim Kerem’im, keşke yırtıcı olsaydın, keşke bencil, keşke sadece kendini düşünen biri. Üzülmeli miyim, yoksa sevinmeli mi, bilmiyorum. Dewey öldü oğlum, Dewey öldü. Hayat devam ediyor, hiç ara vermeden.













Yazılarını sevek okuduğum İdris Özyol’u, son yazısında, oğlu, ölen bir kedi ve kendi yaşamı üzerinden duygu denizinde bir girdaba yakalanmış gibi hissettim. Sorun “Hayat bize uygun değil” den çok, hayata ne kadar uygun olunduğunda. Hala “değer”e önem veren, anlık çıkarlardan, ilişkilerden çok “değer”lerin üzerinde yükselen ilişkiler ve eylemlere önem veren kuşak “hayatı” uygun değil. Son yıllarda güç karşısında “yaltaklanmayı”, “dalkavukluğu”, “artıkçılığı” başarı görenlere “hayat uygun” gibi görünüyor. Aslında kir denizinde uygunluk “yokluk”la eşdeğer. Farkında değiller uygun olduklarınca “hayat”ları yok oluyor o insanların.
Yanlış hatırlamıyorsam Camus ait “Baş kaldırıyorum öyleyse varım” sözü tam da buna işaret ediyor. Göz yaşları da başkaldırının bir yolu. Göz yaşı dökebilen bir çocuğun olması, düzene, kirli renklere uygun ve her adımda kaybolacak “hayatı” taşımak zorunda kalmasından daha iyi ve doğrudur.
Zor ama onurlu…
İyi ki bir kedinin ölümüne ağlayabilen çocuklarımız var hala.
Ve hala gelecek umudumuz.
doğru yoldaymışız be bebeğim… inadına insanız şu dünyada…
Evet, annemle babama kızmıştım bu yüzden. Onlar farklıydılar, biz de farklıydık. Evet onlar güzeldi biz de güzeldik.Evet onlar yenildi biz de yenileceğiz galiba. Evet onlar tek bildikleri biçimde bizi yetiştirmişlerdi, daha da başkası olmazdı. Ne gariptir sanırım ben de çocuk yapınca aynı biçimde yetiştireceğim. Ne yapayım bildiğim tek yol bu…Hep denedin hep yenildin yine dene yine yenil daha iyi yenil…
Evet sanırım doğru yoldasınız…